Bu da benim öyküm!
İnsan bazen kendine yetişemiyor. Düşünceler, sanki birbirini kovalamıyor da birbirinin içine düşüyor… hangisi başlangıç, hangisi sonuç belli değil. İçimde bir şey var, adı yok. Tarif etmeye kalksam küçülüyor, sustursam büyüyor. Belki de insanın en büyük çıkmazı bu: neyi hissettiğini bilmeden onu taşımaya çalışmak.
Garip olan şu… Herkes dışarıdan bakınca bir hayat görüyor. Planlar, hedefler, ilerleyiş. Ama içeride bambaşka bir savaş dönüyor. Sanki iki ayrı “ben” var. Biri mantıklı, düzenli, olması gerektiği gibi yaşayan. Diğeri ise sürekli sorgulayan, huzursuz, hiçbir yere ait hissedemeyen. Ve bu ikisi asla anlaşamıyor. Biri diyor ki “devam et”, diğeri diyor ki “neden?”. İnsan bazen kendi içinde bile taraf seçemiyor.
En çok da şu yoruyor: her şey mümkün gibi ama hiçbir şey tam olarak anlamlı değil gibi. Bir yola giriyorsun, daha başında sorgulamaya başlıyorsun. “Bu gerçekten benim istediğim mi?” diye. Ama o sorunun cevabını verecek kadar da kendini tanımıyorsun. Kendini tanımak için yaşaman gerekiyor, yaşarken de kendini kaybediyorsun. Kısır döngü dediğimiz şey belki de tam olarak bu.
Bir de şu var… İnsan bazen güçlü olmak zorunda kalıyor. Mecbur olduğu için. Ama içten içe biliyor ki o güç gerçek değil, sadece bir rol. Yorgunluk birikiyor ama duramıyorsun. Çünkü durursan her şey üstüne çökecek gibi hissediyorsun. O yüzden devam ediyorsun… ama nereye gittiğini bilmeden.
Zaman meselesi de ayrı bir oyun. Herkes “hayat akıyor” diyor ama kimse o akışın içinde neyi kaçırdığını fark etmiyor. Günler geçiyor, insanlar değişiyor, sen de değişiyorsun ama içindeki bazı şeyler aynı kalıyor. Belki çocukluktan kalma bir boşluk, belki hiç doldurulmamış bir eksiklik… Ne yaparsan yap, bir yerde kendini hatırlatıyor.
İnsan bazen şunu düşünüyor: “Acaba gerçekten bir şey olmak zorunda mıyım?” Sürekli bir şeylere dönüşmek, bir yerlere varmak, bir şeyleri başarmak… Ya sadece olmak yeterliyse? Ama bu düşünce bile uzun sürmüyor. Çünkü dünya sana sürekli şunu fısıldıyor: “Yetmez.”
En tehlikelisi de alışmak. İnsan her şeye alışıyor. İçindeki karmaşaya bile. Bir süre sonra o gürültü normal gelmeye başlıyor. Sessizlik ise korkutucu oluyor. Çünkü o zaman gerçekten kendinle baş başa kalıyorsun. Kaçacak hiçbir şey kalmıyor.
Belki de mesele çözmek değil. Belki bu kafa kargaşası, bu içsel dağınıklık, bu sürekli sorgulama… insan olmanın kendisi. Belki de netlik dediğimiz şey bir yanılsama. Herkes biliyormuş gibi yapıyor, ama aslında herkes aynı karanlıkta el yordamıyla ilerliyor.
Ve en sonunda insan şunu fark ediyor:
Kendinden kaçamıyorsun.
Ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, eninde sonunda yine kendine çıkıyorsun.
Belki de bütün mesele bu…
Kendine denk gelmek.
